ÖLÜ CAN

Yiğit Özdemir

Etrafta hep şu aynı koku vardı, maden işçilerinin kokusu. Bütün bir kasaba bu işten geçinir, bu işten yevmiyelerini doğrultur, bu işten ekmeklerini kazanır paylarını üleştirir çoluk çocuk kasabaya inerlerdi. Bir yandan da duman, şu hiç bitmeyen duman ve kereste sesleri.

Kereste işinde çalışma koşulları daha iyi değildi, ancak göçmen işçi çalıştırılıyordu ve maden işçilerinin yevmiyeleri daha dolgundu, keresteciler de bundan rahatsızdılar tabii. Kasaba’ya indiklerinde daha az yiyor daha az yediriyor daha Az üleştiriyorlardı. Tabii bunun yükü de zaten daha azına daha çok çalışan göçmen Laz işçilerin üzerine biniyordu. Buralarda kömür işi babadan oğula geçerdi ve ne yenildiyse çocuğuna da ondan yedirtmesi delikanlıların adettendi.

Günlerden bir gün bu pis havanın altında soluyan kasaba sakinleri ve civar köydekiler bir sesle uyandılar, bu bir kadının ağlamaklı sesiydi. Bütün havayı çınlatan bu ses bir kadının doğururken çıkarttığı sesle bir çocuğun ölümünün yarattığı acıklı sese karışan acı bir sesti. Bütün bu isli havanın altında, bütün kereste işçileri, kendilerinin olmayan bir işin bedelini ödemekle mükellef gibiydiler sanki. Kime bilenmeleri gerektiğini de bilemiyordular, bu işin bir oluru yok muydu yani? Hep mi bu puslu, kirli havanın içerisine hapis olmuştular. Ölü doğmuş bir çocuğun yazgısı annesinin feryad eden sesine mi karışacaktı hep?

Kasaba’da bu ölü doğum başta yankı uyandırmadı, ancak bunların ardı arkası kesilmeyeceği de akılların bir köşesinde bulunuyordu. Bu sis, bu maden ocağı ve yanık kokusu hep mi etrafı saracaktı. Bir şekilde bu kasabada ve köylerde bu iş yankısını bulmuş ve civar hanelerde konuşulur olmuştu.

Ne yapılması gerekiyorsa yapıldı, çocuk defnedildi ve başına da ufakça bir tahta çakıldı. Sanki hiç olmamış sayılamadı, olabileceğinden korkuldu, umud edildi ancak hiç bir zaman da olmadı. Artık kasabaya inildiğinde doyurulacak bir karından alınacak babaların keyfi bir eksikti. Tabii kereste işinde çalışanlar bunun mükellefini bulmakta gecikmediler, ancak nasıl mücadele edebileceklerini bilmiyordular. Hele hele maden işinde çalışanları nasıl bu işin içerisine sokacaklarını. Etraftaki köylerde ve kasabalardaki dükkanların başlarında umursamaz bakışlar her bir yanı kuşatıyordu.

En sonunda olayı öğrenen bir maden işçisinin sesi bu duruma yükseliverdi, aynı çocuğun kendi çocuklarından biri de olabileceği fikri akıllarında canlandı ve uyanır uyanmaz miskinliğe yattı. Bir diğer gün yeniden aynı madene iniliyor ve babadan kalma bu eski meslek aynı köhne usullerle yerin dibinden çıkartılıyordu. Bir grizu patlaması, maden altında kalacak bir göçük. Yevmiyelerin düşmesi ise işten bile değildi, eski bir mesleğe verilen değer gitgide düşüyor gibi görünse de en azından bu puslu havanın yarabileceği bir diğer çığlığa gerek yoktu.

Günlerden bir gün, çocuğun öldüğünden beri ertesi gün işe gitme kaygısından kurtulamayan, acısı ufak meblağlarla bile geçiştirilemeyen çünkü kendi kollarının erişebileceğinden uzakta bir yerde vuku bulmakta olan bu yaranın kaynağı günbegün derinleştikçe aklına patronun, maden ocağının patronunun arabasının önüne geçmek geliverdi. Bu rezil havayı solumanın nasıl bir şeye bedel olabildiğinin karşısına çıkmasından umut etti, bir şeyler bekledi.

Patronun havası yerindeydi, o gün ve diğer günlerde de. İşçi karşısına çıktı, yakındı yalvardı. En sonunda kasabadaki küçük esnaftan birinin okumuş oğullarından biri akıl verdi. Dedi ki: “Bu işlerin bir usulü vardır, madenin yıkandığı yerde hava arıtma sisteminin olması gerekir.” Sistem mistem dinlemezdi ya, iş aklına yakın geldi, gerekli yerlere başvurdu.

Önce ne yaptıysa yaptı bu iş civar köylerdeki madencilerin hiç mi ama hiç hoşuna gitmedi, aynı şeyin kendilerinin başına gelmesinden çok bir gün kendilerinin de kasabaya inemeyeceğinden korktular. Ancak her ikisi de aynı şey değil miydi, bu puslu havadan gün be gün daha da çok zehirlenmiyorlar mıydı, aynı hava değil miydi soludukları?

Ve kereste işçileri yevmiyelerinin göçmen işçilerden dolayı düşük olmasına karşı bir gün greve gittiler. Artık ağaçların tırmıklanmasının sesi, fabrikalarda kulak tırmalayan keskilerin sesi durmuştu. Herkes evinde hanesinde bekleşmekteydiler, en sıkıntılı durumu ise Lazlar çekiyordu tabii, bir kısmı evsiz barksız kaldı. Onlar da kereste işçileri tarafından iş bırakmaya zorlanmakla patronlar tarafından daha fazla çalıştırılmak arasında bir seçim yapmak zorundaydılar. Ne de olsa burada kalıcı değildiler, yarın öbür gün başka bir yerde de çalışabilirdiler umuduyla ilk gün iş başı yaptılar. Ancak koşullar el verir gibi değildi, normal çalışma saatlerin misliyle çalıştırılıyor üstelik de almaları gereken parayı alamıyordular. Bir çoğu zorunlu bir şekilde ertesi gün iş başı yapamadı, daha sonraki günler ise ister istemez fiili grevde sayılmak zorunda kalındılar.

Maden işçilerinin sesi ise hala çıkmıyordu. Kasabada baş gösteren huzursuzluk yerel amirlerin kulağına gitmişti. Grevi bastırmak için ne yapılması gerekiyorsa yapılması gerektiğini söyleyen kasaba’nın patronuyla yerli küçük esnafın sağduyusu arasında kalmışlardıysa da önceleri bir pazarlığa gidilmesi, ardından ise grevin bastırılması tedbirini almış idiler.

Tam da o günlerden birinde bir maden işçisinin yeni bir kızı dünyaya geldi. Güpegüzel bir kız çocuğu yavrusuydu. Babası yeniden bir seçim ile karşı karşıyaydı, grevi yevmiyesini doğru etmek için çalışmakla puslu havanın o doğmak bilmeyen güneşi arasında. Ve en nihayetinde pazarlıklar bitti, kasabanın patronu yerel idarenin tüm telkinlerine rağmen gerekli ‘sistem’leri getirtmemekte diretti ve grev her iki iş kolunda da büyüdü. Normalde basit bir hava arıtma sistemi için başlamış için olan bu iş, beklenmeyen bir şekilde göçmen işçilerin, kerestecilerin ve maden işçilerinin ortaklaşa gerçekleştirdikleri başka bir havaya, bir birliktelik havasına bürünüyordu. Hava arıtma tesisi henüz gelmemişti ancak evlerin lambaları daha bir karşı karşıya yanıyor, yüzler daha aydınlık daha beraber yanıyordu. Bu güzel şavkıların arasında köyler arasında bütün maaşsızlıklara rağmen bir git geller ve toplantılar başlamıştı. Akıl verenleri yoktu ya, bu işi nasıl diretirizin en kolay yolunu, maaş isteminin düzeltilmesi yolunda bastırarak alacaklarını biliyorlardı. En sonunda iş veren pes edecek, maaş artırımını kabul etmese de arıtma tesisini takmak zorunda kalacaktı.

Tabii işler böyle umulduğu gibi gitmedi, bir gün toplantılardan birini usulca bir jandarma zabiti ziyaret etti. Önce ne konuşulduğuna dair bir hüküm vermedi, ancak sonradan görüldü ki bu kendi ön hükmünün zaten hazır olmasına delaletti. Yine de diretmedi, toplantıların görülmesine göz korkutmayla yetinerek fiili bir etki sirayet ettirtmedi. Ancak yerli memurun ve yetkililerin bu işin gidebileceği yön ile ilgili kayıtsızlıklarıyla telkin arasındaki yöntemleri işi uzatıyor, işçiler için işi dayanılmaz bir hale sokarak bunu karşılıklı bir bilek güreşi müsabakası haline getiriyordu. Ancak yine de keresteciler, maden işçileri ve göçmen işçileri arasında umulmadık bir şeyler gizliydi.

Derken günlerden bir gün, fabrikanın kapıları kapatıldı, çevre illerden çalışmak üzere işçiler getirildi ve üretime devam edilmeye başlandı. Kasabalı olayın adaletsizliğinin farkında içine sinmiş, maden işçilerinin dirliği tehdit altına girmiş, keresteciler ne yapacaklarını unutmuşlardı. Grev yenildi, işçiler iş bırakmalarından ötürü gelen yevmiyelerindeki kesintiler ve bedellerle ancak işlerini yapabildiler. Puslu hava tekrardan civar köylerin üzerine çökmüş, kasabalıların umursamazlığı yeniden geri gelmişti. Bu işin okullusu tekrardan yerli memurlara işi vardırdı, dedi ki: “Bu işin bir usulü var,” diretiyordu “Adamlar haklı, bundan pusun içerisinde fabrikalardan uzakta biz bile çalışamıyor yaşayamıyoruz birader.”

En nihayetinde yerel yönetimin baş müdürü ensesinde bir çocuk ölüsünün cesedini duydu, gerekli izahatleri üstlerine yapılacağını bildirdi, ve işçiler ertesi gün işbaşı yaptı. Ensesi kalın kasabalı patronun başına gelebilecekler ve gelmeyecekler ise o kadar da belirsiz değildi. Bu işin içerisinde hükümetin olduğu ve yerli sermayeyi kalkındırmak için bu insanların iş başı yapması gerektiği belirtilmesine rağmen iş oluruna bırakıldı, ve ölü bir çocuğun hayaleti hala belleklerde salınmaktaydı.

21.05.2014

Advertisements