Endonezya’da bir Gün

Motorsikletimle tarladaki buğday hasadının son mahsülü olan döğülmüş buğday tanelerini evdeki yemeklik için almaya gidiyordum. Gün güneşli ve gökyüzü açıktı. Yolum biraz uzun olsa da orada olduğum müddetçe bir kaç atıştırmalık zeytin ve ekmeği yanıma almış, vardığımda da tarlanın kenarındaki ağaçlıklardan bir kaç armut koparırım umudundaydım.

Gökyüzü parlaktı ve güneş yarım yarım gülümsüyordu üzerimizde. Motorumun öksürüklü sesi de arkamdan eksik olmuyordu. Annemin ezilmiş buğday tanelerinden yapacağı yağlı aşı düşünmek bile insanın midesini guruldatmaya yetiyordu. Buğday taneleri kendi başlarına çok fazla bir şey ifade etmezler, ancak ezilmiş çekirdekler haline büründüklerinde yaptığımız yemekler için ayrılmaz bir parçaya dönüşürler. Bu haliyle aşımız havanda dövülür ve geri kalan ateşteki soğanlar ve baharatlar için bir gevrekliği temin ederler.

Ben de motorsikletimle neredeyse iki haftada bir teptiğim bu yolu her zamanki gibi sürdürmekteydim. Bu yol benim açımdan da özel bir yoldu, Sinabug yanardağının hemen yanı başında yayılan ve Endonezya’nın en alçak noktası olarak bilinen bu uçsuz bucaksız ovaları motorsikletimle aşındırmak bende ilkgençliğimden beri eşi duyulmaz bir heyecan da yaratmıyor değildi. Her iki haftada bir olduğu gibi bugün de bu işimin başındaydım işte.

Sinabug yanardağıyla ilgili pek çok öykü vardır. Patladığı zaman ne kadar öfkeli olduğunu yanlızca Ananelerimiz anlattığı masallardan bilirdik, kendi görmüşlüğümüz yoktu bu yanardağının öfkesini. En azından ki o meşum Pazartesi gününe kadar.

Yanıma müziğimi ve benzeri edevatımı da almıştım, şehrin içerisindeki bir kaç yerel esnaftan hiç de ucuz olmayan bir miktara elde ettiğim bu müzik çalan makine benimle beraber aynı zamanda tek kulaklıkla dinlendiği zaman ilginç manzaralara eşlik ediyordu. Tabii her zaman değil, kimi zaman da motorsikletimin peşi sıra sürüklediğim ıslıklarımla bu ovaların uçsuz bucaksız ıssızlığına meydan okuduğum da olurdu, hatta sıklıkla olan buydu çünkü müzik makinem epey zayıftı ve her haftanın günü ona bir şeyler koyabilme imkanına sahip değildim. İşte yerli müzik grupları vesaire. Hepsi neydi ki toptan, Büyük annelerimizin masallarını bu düzlüklere yayılırken dinlemenin ve hayallerini kurmanın eşsizliği başka da bir şeydi doğrusu, bunu teslim etmem gerek.

İşte bu günü de o günlerden, yani iki haftalık yolculuklarımdan bir tanesi telakki ederken birden yolumun sonlarına doğru büyük bir duman bulutunun yanardağının içerisinde bulutları bile korkuturcasına yükseldiğini görür gibi oldum. Büyük koca bir duman yığını yanardağın içerisinden giderek büyüdükçe büyüyor ve bu yanardağın gırtlağından dışarı püskürüyordu. Yolumu gidebileceğimi zannediyordum ancak bu heybetli görüntünün karşısında ne yapacağımı şaşırdım ve motorsikletimle yolun kenarına yuvarlandım.

Şimdi ise geri dönmekten başka çarem yoktu, bu hafta aç kalacaktık. Çünkü buğday taneleri olmadan insanın karnını doyurması yalnızca soğan cücüklerine ve bir kaç baharat parçasına kalırdı, aş eksikti. Ancak yoluma devam edemeyeceğimi anlamıştım. Bir kerede motorsikletimin yönünü değiştirdim ve hemen söylediğim türküleri unutacak bir hızla arkama bile bakmadan sıvışmak zorunda kaldım.

Ancak ne çare, bu yanardağın heybetiyle adeta kaskatı kesilmiştim. Her seferinde arkama bile bakmadan kaçmak arzusiyle yanıp tutuşuyor, yine de bu maksadımın neresinde olduğumu anlamak için gerisingeri bakmaktan ve toslamaktan kendimi alamıyordum. En sonunda bir kerelik püsküren lavları gördüğümde iş tamamdı, ya da ben işimin tamam olduğunu düşünmüştüm.

Büyük bir hızla, ileriki köydeki tanıdıklarımızı ve akrabalarımızı bile düşünmeden yolumu sürdüm. Teyzeme ne olacağını kestiremiyordum bile, zavallı kadıncağızın kısa bir süre sonra cesedini bulduklarında bile bilmediğimi size temin edebilirim. Ancak biz henüz bilmiyoruz bunu, yetkililer bu konularda oldukça ketum davrandılar. Köylerin galeyana gelmesi ve toplu yaslardan önce bölgenin güvenli bir şekilde yeniden tesis edilmesini istiyor gibiydiler, insanların ve çocukların çektikleri acılar her zaman en sona kalır biliyorsunuz.

Nitekim hakikaten de böyle oldu, teyzem ve bir kaç tanıdığımız bu büyük patlamada lavlar ve toz bulutları arasında ruhlarını en acı bir şekilde  teslim etmiş, bize de annemin göz yaşları arasında yaktığı ağıtlardan başka bir şey de kalmamıştı. Bir de buğdaysız bir akşam yemeği, göz yaşlarıyla beraber örülmüş o gırtlaktan geçmeyesice kuru yemek. Şimdi her şeyi daha iyi kavrıyorum, bu gözü yaşlı derbederliğin ve şen türkülerin bile sonunda bir acılı gün varmış. Bunu öğrenmek için henüz bu yaşta olmam mı gerekiyordu, ondan da emin değilim.

Ancak bildiğim bir şey vardı ki bu yenmez şeyi kurcalarken artık hiç birşeyin eskisi gibi olmayacağıydı, yakınlarımızı kaybetmiş ve motorsikletimle gidebileceğim bir fersah kayıplar arasına karışmıştı. Şimdi ise yapabileceğimiz tek şey bir başka köyden meyveler ve un için dilenmekti. Tabii, un için bilmediğimiz tarifleri de hesaba katarsak. Son kertede ovalar artık türkülerimizde yalnızdı, Ananelerimizin bizlere öğrettikleri artık gerçek olmuş, bir sonraki kuşaklara istisnasız aktarılacak bir acıyı tekrardan yaşamış bulunuyorduk. Eğer ki köylerimiz bir daha kurumaz olursa tabii.

01.02.2014

Advertisements