Aptal ihtiyar

Ne yapsa olmuyordu işte, hikmetsizdi. Hiç bir hikmeti yoktu, ne çocuklara derin derin hikayelerini anlatabilecek bir kabiliyeti, ne güncel olaylara yakınabilecek kadar cesareti ve mahirliği, ne de yükselmekte olan yeni değerlere gösterebileceği alçakgönüllü bir hürmeti. Hiç bir şeyi kalmamıştı artık karaçalmaktan başka, o da biliyordu ya yine de yaşamaya devam ediyordu.

Günlerden bir gün kara kara düşünmeye başladı, acaba cenazemde kaç kişi olur diye. Eğer ki sayabilecek olursa işi bırakıp gitmeliydi, daha fazla uzatmaya gerek yoktu. Altan vardı, işte Ersin ve Mustafa vardı. Sonra çocukluk arkadaşlarından Samet ve eşi Hüda, sonra başka bir kaç kişi daha ve yine de bir umut yakınlarıyla beraber 30’u geçerdi işte. İşe devam etmek, yaşama işine soyunmak yine de her şeyden daha baki basıyordu. Anlama dair sorguları hep amaçsızca kafasında dolanıyordu ya, neyse işin orasını yine kaşımaya pek de gerek yoktu.

Her şey, bütün her şey bu bunaltıcılığıyla yolundaydı. Hiç aydınlanmış mıydı zaten onu bile seçemiyordu ki, aydınlık anlarını hep başkalarının omuzlarının arkasından mı izlemişti yoksa. Bu bile bir kıskançlık ve hasetle donatıyordu içini. Neyse, allahtan küçük şeylere ve büyüklenmelere takıntılıydı. Yoksa neyle vaktini geçirecekti ki.

Rakı bardağını doldururken bile en önce karşısındakine ne kadar koyduğuna bakardı. Gözü yoktu ki kararı olsundu, karşısına kendisi gibi miyop ve mikrop sayardı. İşte günlerden yine bir gün bu aptal ihtiyar bir otobüse binmeye kalkıştı ki hikayeyi duymayın gitsin. O derece denebilirdi hani.

Yer olmaz, ayakta kalırım cihetinden hepten tedirgindi zaten ya gençliğinde de yer vermezdi. Yine onuruna dokundurmadığı bir yer kalmış olacak ki yer istemeye de kalkmazdı. Ancak uzaktan hafiften çaktırır gibi yapardı da veren olursa bir kaç üsteleyip yine kurulurdu yere. Öyle bir ısıtırdı ki izleyeyinin içi giderdi. O kadar diyebiliriz. Yine bu otobüs macerasında da böyle oldu sonuç olarak, bir kaç üsteledikten sonra yerine oturdu ve camdan dışarısını az yanındaki adamın omuzlarından izlemeye koyuldu ve devam etti oturma işine. E tabii ya bu da bir işti neticede.

Ancak bu sefer işler farklıydı, kendisinden yaklaşık 20-25 yaşlı bir ihtiyar gazi otobüse binmişti. Birden farkında olmadan bayram günü otobüse bindiğini ayırdına vardı ve yer verip vermemesi gerekliliğiyle ilgili aslında hiç bir cihetten başkalarını ilgilendiriyormuş gibi görünmeyen bir soruya aklını taktı. Bu takıntı öyle bir yere geldi ki yaşlı amca sorunu umursamıyormuş, başkaları yer vermeye daha meyyal gözükse de bütün aptallığıyla kalktı ve bu yaşlı amcaya yerini verdi.

İşte şimdi tenceresi kaynıyordu, ne yaptığının farkında bile değildi. Bu son derece gereksiz işi yapmış olmanın gazabı içerisinde içi yanıyordu şimdi, yer verebilecek başka bir genç yok muydu yani. Ancak kendisi gençliğinde yer vermediğine göre başka gençlerden de bunu beklemeye hakkı olmadığı biliyordu. İşte ne yapsa içerisinden çıkamayacağı bir çelişkinin içerisine düşmüştü.

Ne yapsa olmuyordu, sağa dönse olmuyor sola baksa bu basık ve dumanlı eski otobüsün içerisinde yine olmuyordu. Bir cam pencere açabilecek misiniz gibisinden bir soruya yeltenmezdi bile, gençlere derdi ki “bir cam pencere açın gençler biraz hava alalım.” Derdi de bunu, hiç bir sorun yoktu, niye demesindi ki. Dedi de son kertede, ancak ne kendi memnundu bundan ne de başkaları. Verebileceği başka bir emir kalmış mıydı, onu da verse yine rahat edebilecek miydi ondan da şüpheliydi ya.

Ve böylece bizim aptal ihtiyarımız evine son derece kendine kızmış ve hayattan soğumuş elindeki poşette dünkü gazetesiyle vardı. Bu geceki rakısını da gönül rahatlığıyla içemeyecekti ya, yine de yakınmasını önleyebilecek bir dublesi çıkıyordu. Yine yarına bıraktığı ufak yapmacık sıkıntılarıyla bugüne de hafif mayhoş son vermenin rahatı içerisinde uyuya kaldı bizim ihtiyar. Bugün de akşam olmuştu işte, ve o iki kolu iki tarafta sandalyesinde sızmıştı işte.

08.11.2014

Advertisements