Gülbeyaz’ın Acı Sonu

Gülbeyaz ince uzun, narin ve nazenin bir kızdı. Karaköy’den aşağı inen Tünel yolunda salınmayı çok severdi. Hele bir de gündüzün ayıkma saatlerinde etraflar ayıldığında, Galata köprüsünün üzerinde doğarken güneş Haliç’ten gelen esintileri genzine çekmesi, hayatta en büyük zevk duyduğu şeylerden biriydi sanki.

Günlerden bir gün Gülbeyaz, yine böyle bir meşk ile iştigali esnasında bir siyah otomobile rastladı. Siyah şeyler ve çeşitli renklerde otomobiller rastlanabilir şeylerdir, ancak hem siyah hem de otomobil olan şeyler genelde dikkat çeken şeylerdir. Hele bir de lüks görünümlü olanları, bir anda Gülbeyaz’ın ilgisini çekti. Nasıl mı?

Gülbeyaz Haliç’in esintilerine vurgun Karaköy’den Eminönü’ne doğru yürümekte iken, asla unutulmaması gereken bir şey yaptı ve topuklarını o güzelim yüksek ökçeli topuklarını yere vura vura aşağı doğru ilerlemeye başladı. Otomobil kabaydı, lükstü ya yine de kabaydı. Ve otomobil içerisinden sürücüsü Gülbeyaz’a bir bakış baktı. Gülbeyaz tabii rahatsız olmuştu ancak vakarını bozmadı. Esintinin güzelliği içerisinde bu gibi şeylerin kaybolacağına inancı tamdı.

Öykücülerimizin tabii eski bir aksiyomudur güzel kızların lüks otomobillere yüz vermemesini yazmak, ancak yine de bu esinti anında unutulmaması gereken şeylerden biri de y hızıyla gelmekte olan balık ekmek tezgahı Gülbeyaz’ın bu ani jesti karşısında 50y=x ile gelmekte olan otomobille Gülbeyaz’ın çehresi arasındaki salınmayı sezmişti. Lahavle makamından olmasa da garip, garip anlamıyla olan bir garip çehresiyle balık ekmek tezgahı bütün olan bitenleri bir bakışta görmüştü sanki. Sanki bir garip teşekkül kendini uçlanıyordu bu olan biten içerisinde ve bütün bunları bir garip görmezden gelme içerisinde bu balıkçı kendi oğlu ile kendi garip geçmişi arasında bir hizada duruyordu. Bütün bunlar bir öfke patlamasına yönelmekte idi ki garip balık ekmekçi kendini durdurdu:

“Balık ekmek, balık ekmek var.”

Gülbeyaz kendini ferahta hissediyordu. Olan bitenlerin x hızı yani 10 birimlik yer değiştirme bölü Gülbeyaz’a göz ettikten sonra geçen süre içerisinde artan hızı bir şekilde vuku bulan şeyleri bir an için silip süpürür gibi oldu. Ancak siyah otomobilin geçişi bile balık ekmekçinin bir anlık öfkesini dindirmeye yetememişti sanki. O, Haliç’in bu tatlı esintisinde yeniden kendini buldu ve bağırdı ki:

“Balık, balık ekmek var. Balık ekmek”

La havle süresini bu nidadan çıkartırsak eğer ortalama zaman içerisinde Gülbeyaz kendisini tekrardan Eminönüne yollarken bir şekilde kendi yolunu bulmuş, bu garip adamın çelişkilerine dışarıdan bir boyun borçluğu olmasa bile sıcaklık tanımıştı. Bu ki Gülbeyaz’ı bu şahane köprünün üzerinde balıkçıların tatlı kolları arasında ve oltalarında dolaşan güzelliklerin bağrına teslim ediyor, onu bu güzel sabahın en tatlı dallarından birine oturtmakta gecikmiyordu.

Ancak tam da bu sırada Gülbeyaz bir garip mahlasa takıldı. Bu mahlas, eski meyhanecilerden Hristo’nun mahlaslarından biriydi, ‘zengin’. Zengin Hristo tüm kabasabalığı içerisinde bile altın bir kalp ile yine bu gündüzün balıklarını satmaya çalışıyordu. Evet balık ekmekçi gibi garipti garip olmasına ama onun garipliğinde bir başka kudret yatıyordu. Bu yoksul adam, Gülbeyaz’ı da görür görmez aşık olmuştu hem. Yıllarca mekanı bildiği bu köprünün üzerinden bir söğüt dalı gibi sarkan bu kızı gördüğünde sanki her şeyi unutmuş ve bütün bildikleriyle ona sarılmıştı. Bu güzelim bahar sabahı içerisinde bir acı kancayı gönlüne hançer edinen Hristo, anında bu adını bilmediği kızın adını hançeresine yazmıştı. Yazmayı bildiği falan da pek söylenemezdi hani, eli kalem tutardı ancak kerli ferli sözleri o eski günlerde kalmış tarafıyla basit ederdi, elleri titrerdi söylerken. Bir haliyle bu kızı görmüş olmanın tutkunluğuyla ne yapacağını şaşırdı, eli ayağına dolandı ve bir türkü tutturdu.

“Balıklar balıklar, karada güzeller denizde balıklar. Balık var, balııık.”

Hristo’nun içerisinden aniden başlayan bu şiir bu güzel kızı epeyi duygulandırmıştı. Bu şiirin, yahut da şairane sözlerin sahibini görmek üzere pek aşağıya uzandı. Uzandı da ne gördü ki, gördüğü bir kabasaba yüzü sakalına karışmış bir adamdı. Ancak Gülbeyaz onun bu hırpaniliğinde bir altın kalbi hissetmiş olsa da ona pek yüz vermez göründü. Eminönü’ne doğru yoluna devam etti. Etti ya etmesine de, bizim de Gülbeyaz’ın tefrik etmediğimiz acı sonu burada kendini gösterdi. Belki sonu iyi bitecek bir acı sondu bu, sondan sonra başlar çünkü hayat değil mi a dostlar. Ya da o ünlü bilgenin deyişiyle: “Hayatın bir başı, ortası ve sonu vardır. Ancak illa da bu sırayla değil.”

Sağlıcakla kalın.

06.11.2014

Advertisements