Çarpıtılmış Güneş

Günlerden bir Mayıs akşamıydı. Elleri üşüyordu ve en son metroya binmenin telaşı içerisindeydi. Yanından hızla geçen trene bakakaldı ve bir sonrakini beklemek için duraksadı. Elleri hala üşüyordu, birbirlerine sürterek bir telaşla azıcık ısıttı. Ardından arkasından ansızın gelen bir ses onu ardına dönmeye zorladı. Bir kadını yakapaça götürüyorlardı.

Ne oldu, nereye götürüyorsunuz demeye kalmadan arkasından vuran bir baston onu yere serdi. Bir şekilde uyandığında ise metro istasyonu çoktan boşalmıştı. Bu saatin kaç olduğunu bile bilmediği yerde sadece bir kaç floresan lambasının aydınlığıyla yetinmek zorundaydı. Ne yapacağını bilemeden etrafına bir süre bakındı, en doğrusunun metroların açılış saatini beklemek olduğunu düşünse de garip bir güç onu etrafı kolaçan etmeye zorladı.

Merdivenler çalışmıyordu, sanki her şey susmuştu. Etrafını kolaçan etti ve onları hiç durmadan çıkmaya başladı, saat kaçtı merak içerisinde kıvranıyordu ancak sesini bile çekilmez bir yankıya dönüşterecek bu inin içerisinde tek bir kelime dahi etmemeye yeminliydi.

Bir dönemeç başka bir dönemeçe açılıyordu, yol uzaktı. Ne yapacağım ne edeceğim diye düşünse de bir kenara kıvrılıp yatmak ona en iyi fikir gibi geldi bir an. Bunu hemen tatbike koysa da, bir süre sonra bir rahatsızlığın peşini bırakmaması sebebiyle uzanmış olduğu yerden de kalktı. Şimdi bağdaş kurmuş ne yapacağını düşünüyordu. Saatler peşini bırakmıyordu.

Midesinde kelebekler uçuşmak nedir, aşkın tarifidir. Aşkın eski bir tarifidir. Bizim bu Arif bu eski tarife gelemiyordu, arif bu tarife gelemeyen türdendi. Ancak saatler sabahın dördünü bulunca bizim Arif bundan habersiz yoluna koyulurdu da. Eğer ki bu zulüm olmasa. Ne derlerdi ona nereye giderdi giderlerdi hiç bir bilinmezi kalmamış bu kahpe karanlıkta artık sorulacak soruları bile aydınlatmaya gerek vardı.

Arif üşüyordu arif bu kahpe karanlıkta. Köhne bir karanlığın İstanbul metrosunda Arif Taksim durağında bir garip sesin ürkütücü semasında buğulanıyordu. Arif ne yapacağını bilemez belki saatler belki günler, belki yıllar kadar yaşlanmıştı arif. Ve aklına bir sur dikmek geçti kalbine bu unutulmaz karanlığı bertaraf etmek için her bir ses kulaklarına iğne gibi batıyordu ve çıkarmak için tırnak uçlarına gerek vardı Anneciği hep kısacık kesmesi üzere uyarmıştı Arifi yoksa kızardılar. Kızardılar bu alaca karanlıkta Arif hangi tarife sığmaz derde düştüğünü bilemeden bunaldı bu alaca karanlıkta.

Sabah vakti gelip de kapılar açılınca biri onu burada buldu, buldu ve gördü ki gece ortasından beri burada kulağından tuttuğu gibi amirine götürdü. Amiri orada bir güzel anasına sövdü Arif’in ne yapacağı bilinmezdi Amir yozdu Arif’in elinde tek kozu yoktu. Bir güzel tokadı bastıktan sonra günyüzünü gördü ya Arif…

Bunca dertten sonra bu gökyüzünün tadına doyum olmazdı boş bulunduğu yoktu.

30.12.2013

Advertisements