Frida Kahlo ve Maymunları

Türk futbolunun zaten öteden beri yabancı futbolcular hususunda çok da gözüne gözlük olmadığını biliyoruz. Ancak bilmediğimiz bir başka şey şu ki Futbol sektörünün hali hazırda endüstrileşmiş olarak ne kadarının bu durumda olduğu. Yani bu da demek oluyor bir futbolcu, bir emekçi vasfıyla bile olarak ne kadarıyla taraftarının yanında durabilmektedir.

Herşeyden önce böyle bir hususi mevkiinin yalnızca sanatçılara ayrılmış olan bir pozisyon olduğu sanılmasın. Yani bir sanatçı bilinç yayıyor olmak ve bunu da estetize ediyor olmak konusunda çok daha ileri bir pozisyonda bunu yapabilmektedir, tamam, ve hatta yazarlık ehliyetiyle bunu daha da ileri götürebilmekte ve bu işten geçimini temin edebilmekte ve bir şekilde bu şekilde işçi sınıfıyla çok daha kolay şekilde bitaraf olabilmektedir. Ancak daha da önemlisi spor, ve sporcu bu hususta nerede duruyordur.

Atatürk, herhalde boşuna ben sporcunun temiz giyinenini ve ahlaklısını severim dememiştir. Yani böylelikle ki söylemiş oluyoruz, aslen Atatürk ne demiştir. Atatürk şunu demiştir ki futbolcunun temiz giyiniyor olması hususiyetle bir futbolcunun iyi giyinmesinin futbol kulübünün tarafından tesis ediliyor olması ve bu tesisin teminatıyla ki futbolun kalkınması ve bir uçaksavar merkiine uzanıyor olmasıdır. Bu anlamda yabancı futbolcu alımı, en başta olarak Türk futbolunun gelişimine değil ancak Türk futbolunun emperyalleşmesine katkı sağlamaktadır.

Ancak durum böylelikle kalmaz, bu emperyalleşme sürdüğü müddetçe aynı zamanda daha fazla yabancı oyuncu alımı gerçekleşecek ve bunlar bütün bir Veliefendi hipodromunu ayağa kaldıracak ve taraftar büyük sloganlar ve hurraaalarla jokeylere koşmaya başlayacaktır. Böylelikle ki bütün bir at yarışı kültürü ve bu kültürün temini yine Atatürk tarafından sağlanmış ve hususun teminiyle devlet ödeneklerinden bütçe bile ayrılmıştır. Yani vatandaşın parası öncelikle olarak at yarışlarına değil ancak bir at yarışı kültürünün tesisine ve bu tesisin yine at yarışçısı jokeyler değil ancak bu yarışın seyircisi tarafından teminine de çalışılacaktır. Bu anlamda at yarışı seyircisi neden gözlük takmaktadır.

Gözlük takmaktadır çünkü uzağı görememektedir ve böylelikle ki bu gözlük vasıtasıyla uzağı yakına getirecek ve bütün bir at yarışı kültürünün teşekkülünü görebilecektir. Bu şekilde ki Atatürk bütün bir kültürün teminini atlara bağlamakla kalmamış, aynı zamanda da bu teminin devamlılığını at yarışı spor müsabakalarıyla da sürdürmüştür. Ulus olma bilinci aslen burada yatmaktadır, atların özgür ve hür bir şekilde koşabileceğinin bütün bir Türk uluslarına anlatılıyor olması.

Böylelikle ki asgari bir müşterekte demokrasi bilinci temin edilmiş ve bir önyargılar ufku inşa edilmesinin de ötesinde tesis ve temin edilmiştir. Yani atların üzerinde boşuna rakamlar durmamaktadır ve böylelikle ki at yarışı oyuncusu rakamlarla isimleri eşleştirmeyi öğrenmekte ve bu şekilde aynı zamanda at yarışında kazanıyor olacağı ödülü düşünürek anlamlı ve sportmence bir müsabakanın gereklerini yani kaybediyor olma hukukunu da öğreniyor olmaktadır. Sportmence müsabakanın temeli budur: atların kazanıyor olmak üzere yarışıyor olması, ancak kaybettikten sonra bile başka atlara kişnese dahi bunun husumet düzeyine ancak ve kati olarak vardırılmaması. Yani burada aslen parayı kazanıyor olmak temel bir mesele değil ancak paranın kaybedile de biliniyor olduğunun öğrenilmesi durumudur. Aksi takdirde, yani Türk ulusları parayı da kaybediyor olunabileceğinin bilinmediği takdirde barbarlaşacak ve asla kendi parasına vakıf ve müsahip bir ulus olamayacaktır ve hep bikes çocuk kalacaktır.

Böylelikle ki Atatürk, anlamlı ve sportmence bir rekabetin temel kaidelerini Veliefendi Hipodromuna kazımış olarak, bize esasen şunu da söylüyor ki bu müsabaka ve sportmence hukuk yalnızca Veliefendi de ve Zeytinburnunun nahiyelerinde değil ancak bütün bir ulus içerisinde sürüyor olmaya vakıf ve mükabildir. Yani böylelikle ki bu sportmence müsabakanın teminiyle Türk sporcusu ve Türk seyircisi ve sportmen Taraftarı yek vücut olmuş, tezahürat etmektedir: Yaşa Beşiktaş! Yaşa Fenerbahçe, Yaşa Trabzon! Ve en nihayetinde, belki, Yaşa Galatasaray! Bile diyebilecektir, eğer ki tüm bir alfabeyi öğrenmeyi, yabancı sportmen haklarının temininin tesis edilmesiyle sağlamayı başarabilmişse. Bu anlamda ki Türk sportmenlerine ve yine Türk sporseverlerden gayri Fikir kulüpleri sahiplerine çokça görevler düşmekte, herşeyden önce bilinçsiz tüketicinin değil ancak bilinçli taraftarın sevildiği de Endüstri’ye ve Endüstrinin gözbebeklerine hatırlatılıyor olmalıdır. Bu anlamda Türk seyircisi ve sportmeninin oluşturduğu vücut, aynı zamanda binanın üzerine bina ediliyor olabileceği sağlam bir temeldir de. Herşeyi amelelerden beklememek lazımdır, ve Türk ulusu bir şekilde kendi binasını bu sağlam temeller üzerinde yükseltiyor olmaya devam ve bikes mücadele ediyor olarak sürdürüyor da olmalıdır.

Belki, ancak, o zamandan sonra ki Balık Pazarında oturmuş, Yaşa Galatasaray! Yaşa Fenerbahçe! Yaşa Beşiktaş ve Yaşa Trabzonsipor diye bağırabiliyor olacağız. Hepinize İyi günler dilerim. Sevgilerle.

Yiğit Özdemir

01.08.2013

Advertisements