Robinson Cruoséu ve Hakaretamiz söylemleri, ya da, Bir kitabevinin kitap kurtluğu

Abdülcanbaz

Tabii hepinizin malumu, Robinson Crusoeu bir Adaya düşer ve ardından gelen olaylar da Leman ve L-Mayan ekibinin Robinson Croseou ve Cuma adlı kitapları ve tefrikaları da müptezeldir. Yani bu da demektir ki, Türk halkı, her şeyden önce Robinson Cruseou’Yu Siyah sakallı ve kölesiyle küfürlü de konuşabilerek kendi aklınca dalgra da geçebiliyor olan bir şey olarak düşünmüş, değil, düşündürtülmüştür.

Halbuki işin aslının böyle olmadığı hepinizin maludur, Robinson Cruseau kendi dönemi içerisinde Fransız Devriminden sonra İngiltere’nin, ki o dönemki adıyla söyleyecek olursak Britanya İmparatorluğunun Kolonyal, yani kolonileştirici politakalarını Devrim ve Devrimin müttefiklerine karşı savunmanın da ötesinde şirinleştirmek ve halkın ve İşçi sınıfının büyük nüvelerini oluşturan kentlerdeki yoğun halk kitlelerinin sempatisini İngiliz İmparatorluğunun, henüz diyemesek bile, Britanya İmparatorluğunun kolonileştirme politikalarının, ki bu da esasen bu kolonileştire de biliyor olma süreci içerisinde Halk kitlelerini kolonilerde çıkabilecek olan ayaklanmalara ve diğer daha başka Uluslaşma mücadelesi içerisine girmiş ya da girebilecek olan Ülkelerin yağmalarına karşı korumaya çalışma, yani en bildiğimiz haliyle bir Ulusal kahramanlaştırma politikalarını halkın hücrelerine ve organizmatik bütünlüğüne yayıyor olma amacını gütmüştür.

Bu haliyle ki önümüzdeki kitap, yalnızca bir koloni beyinin kölesiyle olan “Ulan vallaha ben de bir şey kazanmıyorum” muhabbetinin yaklaşık 300 sayfayı bulan bir kağıt ve mürekkep israfıyla önümüze serimlenmesi olmakla da kalmıyor, aynı zamanda da kendisini oluştururken kullanmış olduğu, Akademik mutabakat içerisinde genelde naif olarak adlandırılan, ancak en genel anlamıyla ki Kolonilerdeki imge kültürünü eleştirerek ve kimi noktalarını da benimsenebilecek bir hale getirerek Resim dilini oluşturmuş olan Hénri Rousseau’nun (Gümrükçü Rousseau lakâbıyla da bilinir ki bu lakabı da esasen dalga matrak nevinden Guillaume Apollinaire ve o dönemki arkadaşları takmışlardır) kendi sanatını oluştururkenki harcamış olduğu emeği sömürmekle kalmıyor, aynı zamanda da hani bunu gidip Fıransız polisine şikayet edecek olursak da bize de kendisi içerisinde bir aba altından sopa gösteriyordur.

Halbuki bir Resim dilini, başka bir Resim dilini benimseme yoluna girdiğinizde, yapmış olduğunuz işlerin farklılaşmaya en azından da belki ki kimi farklı bir yollar gösterebiliyor ve çizemese bile de ayrışmalara işaret edebiliyor olduğu noktada, aynı zamanda şöyle bir geri dönerek örnek almış olduğunuz resim diline gerisingeri bakabilme fırsatını da elde etmiş olursunuz. Ancak bu araklama işlemi, dosdoğrudan Ressamın emeğini sömürüyor olmakla kalmıyor, aynı zamanda da onu banallaştırarak yalnızca Türk Resmi ve Karikatürünün de adının kötülenmesine ve gözden düşmesine, bir anlamda da denilebilir ki eserlerinin saygınlığını ve tabii ki, elbette fiyatlarının da kırılmasına yol açarak, aynı zamanda da Türkiye Cumhuriyetinin kendi üretmiş olmasa bile en azından üretilmesine yardımcı bulunmuş olduğu Ressamlar ve Karikatür sanatçılarının da emeğinin bir anlamda düşük mübadele dolayısıyla kendi ülkelerine dönüşlerini de yalnızca sekteye uğratmakla kalmıyor, aynı zamanda da şöyle bir Gümrükte önüne kesip, “Hoop birader, Nereye?” gibisinden bir soruyu sorma hakkının da kendisinde olduğunu sanıyor ve sandırtıyordur da.

Ancak halkın bu gibi mevzuuları anlayıp anlamamasının, ama gülüyorléeaaar gibisinden gevezeliklerin de inanın hiç bir ama hiç bir anlamı yoktur, Çünkü kalemi tutan kişiden hesabı yalnızca halk soracaktır ancak bir kişinin kalemi tutan bir el olarak Halk’tan hesap da sorabilmesi, yahut da en azından bir eleştirebiliyor olma işlemine girebilmesi gerekir ki, haa, diyelim yahu, bu adam Mizah yapıyormuş, yani, L’mizah, değil, L’Mizahé zaten değil değil, ancak, tabii ki l’humour yahut da il humore ya da, ne bileyim la homeré, ki, esasen Henri Rousseau’nun kendi yaşamı boyunca yapmaya çalıştığı da sonuncusudur, Abdülcanbaz’ın aksine.

Bir insanı zaten yapıyor olmayı hedeflemediği bir şey için eleştirmek en azından ki ayıptır, daha sonraki raddelerde eğer ki eleştiren kişinin kendisi o kişiden yapıyor olmasını beklediğin şeylerin kendisini zaten hiç yapıyor olmayı beklemek bir kenara, bilakis yapılınıyor olunması istediğin şeyin yapılmasıyla ilgili aygıtların ve araçların ve de bilumum hassaların teminin ile ilgili veriliyorca olan mücadelelerin de önüne geçme çabalarını fiştekliyor, ve onlara da “Âbüü” nevînden yaltaklanıyor, daha sonra da bu durumu kendisine sezdirmeye çalışan Genç dostlarına da bıyık altından “Seni de görüceeeez,” gibisinden tehditkarvari imalarda bulunmak yerine, adam akıllı eleştiriyi alıp kendi bilgisini, kendisinin yapamadığı şeyleri Öğrencisinin yapabiliyor olmasını beklemeyerek değil, ancak, Öğrencisinin kendisinin yapamamış olduğu bir şeyleri de yapabiliyor da olabileceğini hiç bir şekilde akılda bile tutmadan, dosdoğru ya umursamazlık, ya da şirince bir bu da gider tavrıyla verilen pohpohlama, ya da daha da ötesinde umarsızlık noktasına vararak bizzat Öğrenci’nin kendisine dönük bir hakarete yöneliyorsa, hah, işte orada bir durmak gerektir. Çünkü orası, hakikaten de Öğrencinin kendi işinin sorumluluğunu zaten kendisinin alacağının üzerinin örtülünmeye çalışılması yoluyla denmesidir ki: “Ya, arkadaş, benden zaten bir bok olmaz.”

Yanına gelen bir Öğrenci’ye karşı bir herhangi bir Sınaat veyahut da zannaat‘den kişinin bu türden bir yeltenmeye girmesi yalnızca öğrencisinin kendi yaptığıyla ilgili işin onurluğuna dair bir savunusunu oluşturula da biliyor olabilmesinin önüne geçiyor olmakla kalmayacak, aynı zamanda da bir tatlı “şekerleme” halinin bile değil, ancak, bir şekilde ki İşin onurluğunun öğrenci vasfında savunulamıyor olabilmesinin önüne geçilememesinin önünde yardımcıca olabiliyor da olmak, aynı zamanda da Öğrenci’nin, kendi niyetleriyle ilgili de kafa karışıklığını yaşatılıyor olunmasına da ön ayak olunmasında diretiyor olmak demektir.

Bu haliyle ki Robinson Cruseau, aynı zamanda da bir Issız Ada’ya düşmüş bir Genç Kız olarak düşünülecek olursa, acaba ki yanına alacağı ilk şey ne olacaktır. Bir Louis Vuitton çanta mı, yoksa Prada bir Saat mi, yoksa hiç biri değil ancak ucuz bir öz-gelişim kitaplarının sahte baskısı olan şu Evangelist zırvalıklardan mı? Yani, soru esasen şudur, Issız bir adaya düşüyür olduktan sonra ki yanına alacak olduğu kitap, yanına alıp da kendisine nasıl da  Ada’dan hiç bir zaman ancak Hiç bir zaman; çıkamayacak olmasıyla ilgili kendisine, hadi Chomsky’nin şu kavramını piç etmek pahasına bile olsa Irza yaratmak için kullanılacak olan bir, Sahte İman kitabı mıdır. Halbuki Robinson Cruseou’nun en büyük ve en kapsamlı eleştirisi, Robinson Cruseau’nun Issız Ada’ya düştükten sonra kendisinin yanına o sırada Anglikan Kilisesinin en banal ve müktesabati kitabını almış olmasının karşısına çıkarak ki Blake, demiştir ki: “Eğer ki bir Issız Ada’ya düştüysen, önce ki nasıl kendini becertmiyor da olabileceğini bilmelisin. 

Çünkü kitabı okuyan safiyane bir İşçi Sınıfından halk tabakasının yerine, Blake, çok ama çok iyi bilinmiştir ki o Ada’da Söz verilmiş Topraklar değil, ancak, yamyam ve Vahşi yerliler yaşıyor olmaktadır. Ve eğer ki onlarla anlaşılması ve kız alınıp kız verilmesi işi beceriliniyor olamazsa ki, Robinson’un tenininin rengi Kimsenin hiç ama hiç umurunda bile olamayacaktır. Çünkü, çok iyi bilinmektedir ki Hutu yerlileri kör değildirler, ancak, eğer ki kendileriyle beraber çalışmaya razı olmayacak bir kişi görüyor oldukları takdirde, onu yiyerek en azından bir iş yaratmakta imtina etmeyecek, ve aynı zamanda ki hiç mi ama hiç yemek seçici olmadıklarından da çalıştırıyor oldukları insanların da Rengine falan ama ancak ve kat’a hiç mi hiç bakamaya da biliyor olabileceklerdir.

Ancak tabii ki şu da unutulmamalıdır ki, Robinson, elde ettiği teknik ve yüksek zekası ve dehasıyla da Kabile’nin Liderliğini olamasa bile, yavaş yavaş ki yönetimini ele geçirecek ve Kabile’yi daha ileri koşullarda ve daha da Aydınlık günlerde yaşamak ve yaşatmak isteyecek olursa ki, Kabile şefinin yapabileceği tek şey ancak ve ancak bir Amok Koşusu başlatmak olabilir.

Stefan Zweig’a pek, ama pek pek çok Sevgilerle.

Sultan Semiryan

23.08.2013

Advertisements