A şiir in Turkish/A turkish in Poetry/l’poeme un a l’Turkisché

Kürdistane Behey

Kürdistane Behey

Kürdistane Behey sen ki,

Bir umumlmadık taştın baş yaran;

Yahu ben sana kaç kere söyledim ki sımsıcak güneşin altından akan kan,

Şırıl şırıl,

Pekmez değil, pekmez değil asfaltlar üzerine dökülmüş ve yenmez;

Yenilemez,

Yapılamaz,

Denebilir ki en hasından kızıl bir renktir.

Kızıl bir renktir çünkü çalışan insanların emekleriyle döşenmiş,

Bir parke taşlı yola da,

Aynı şekliyle ve bilmukabele bir şekilde de,

Asliyle denebilir ki,

Dökülmüş de olmuş olabilecektir,

Eğer ki,

Sabancı Müzesi, bütün bir güvercinlerini,

Şu bizim bildiğimiz Komünüz ressam var ya, Pikasso,

Ha işte ounun elleriyle çizilmiş olan güvercinleri,

Şöyle sımsıkı bir aslan pençesi gibi değil ancak gebertmeyi bilen ancak gebermeyi bir türlü de öğrenmeye yeltenemeyen pençeleriyle sıktığı güvencinleri,

Hani biraz kanlı,

Hani, yani;

Biraz,

Kanlıca ve denebilir ki hörplenmiş bile olsa,

Denebilir ki ellerinden bırakmak zorunda kalabilecektir.

Eğer ki biz taşlarımızı,

Sirkeci-Halkalı Trenlerine değil de,

Şöyle bir Çanakkale sahilinden taa Kos adalarına kadar sektire sektire ki ben en fazla dört yapabilmiştim,

Yani diyorum ki atabilmeyi başarabilirsek eğer ki,

Belki,

Bab-ı Ali denilen mücerret hakem bize laga luga ediyor da olabilemeden,

Zaten çoktan hakkımız olmuş olan penaltımızı,

Hatta usulen futbol topini da kendimiz korner alanına koymuş olarak,

Diyebiliriz ki:

Bizim penaltı da atabiliyor olabilmemize izin verebilecektir.

Ancak abanmamak şartıyla.

Yani diyorum ki abanmadan önce,

Yani doğrudan bir hınçla Kaleciye hedef almaya gerek kalamıyor olmadan önce ki,

En azından yani fabrikalarda,

Çöyle güzelce bir Çaykur çayı demleyip de;

Hani radyasyonlu falan diye bize soğutmuş bulundukları çayımız yok mu,

Hani tarifi bize ait,

Sesi bize ait,

Şöyle hışırdadığında ki tarife gelmez,

Bir hususiyetle, kokusu da;

Kimi bir Seylan çayına göre çokça kızılca olmasa bile,

Aşina.

Yani diyorum ki,

Tanıdık, bilindik, görüldük,

Bir kokuyla bir çayı da içebiliyor olabilmek gibidir bazen de fitbol topunu korner noktasına koyup penaltıyı da arkadaşına vermiş olduğun pasla da olsa atabiliyor olmak ki yani bu,

Esasiyle demektir ki İş, Emek;

Ve benzeri husuiyetler, eğer ki;

Biz bir baldırıçıplak garında en bir yeniden açamıyorsak beyaz mendillerimizi dilenmek üzere değil ancak,

Şöyle kafamızın üzerinden güneşin altında parıldaya parıldaya akan kanımızı.

Eh, çok da güzel söylenebilir ki,

Biz bu,

Penaltıyı;

Ya zaten yiyemiyor olmak için çekmişiz be arkadaş.

Yani bizim işimiz neydi ki bir Sirkeci garında oturup,

Öyle kenarından Tren işçileri Grevi yapmaya kalkışmak.

Hem de bir yandan Diyarbêkirde bunca olay olurken,

Yani,                                     İş mi bu?

Ha,

Yani, diyorum ki dostlar, zaten;

Böyle bir İş,

Mümkün mü?

Bab-ı Ali’de bunca Yangın ve bunca Mattabaâ da yangın ve bunca silahlı baskın,

Bize öğretmiştir ki artık iyiden iyiye eğer ki bir baskın olacaksa,

O baskın da basananın olmayacaksa,

İyisi mi o baskını hiç yapmamak değil ancak,

Yapıldığı takdirde ki haberlere doğru da yansıtabiliyor olabilmeyi de başarabiliyor olabilmek de gerekiyor olabilir;

Aksié takdirde bizim Bab-ı Ali İşi yaştır, arkadaş,

Yani,, Analatabiliyor muyum?

Yoksa Türkü barlardan aldığımız üçüncü sınıf gazino haberleriyle,

Ancak ve ancak biz;

ÜÇ liralık yevmiyenin alamadığı 2 lirasının nasıl ki bir 25 kuruş daha fazlasını alabilirim mücadelesinde oluşacak sendika kırpmaları ve kırpıntıların hususi dalgalanmalarından, şöyle diyebiliriz ki:

Hani artık şu hiç gidemez olduğum Çay evlerinin şöyle bir kenarından geçerken ki masalarından şöyle en mermerinden ve güneşin altında amansızca parıldayan, üzerinde;

S’mit kırıntılarıyla;

Elimle şöyle bir güzel bir sıvayı temizler gibi sürüyor olduğumda,

Nasıl alıyor olabilirim?

Bütün bu kırıntıları hiç mi ama hiç yere dökmeden çünkü,

Eğer ki yere dökecek olur isem bütün bir iş bok olacaktır,

Ve ben de Galata kulesinden yere çakılmadan atlayabiliyor olamayı değil ancak, atlamadan da nasıl yere de çakılmayabilirim bile değil, beliki denebilir ki:

Hiç atlamamış bile olsam nasıl ki yere çakılmadığım takdirde bile Hezarfen’in kütüğüne kaydederler beni.

Öyle bir halde olarak ki her bir akşam elimde bir topuğu kırık ekmek torbası ve bir kara kutu bakliyatla eve dönebiliyor da bile olabilmek,

Her kırıntıyı kenardaki kuşlara ve en gaddarından martılara bile yediriyor olmak için bile olsa;

En azından ki plastik bir poşet ve içerisinde bir kilo değil, ancak bir öğünlük teneke baklayla,

Eve de döenebiliyor olabilmek…

Bir duvar boyacısının şu şöyle son sıvasınının temizlerken ki gururunu, hiç değilse ki evde döşeğe serilip de iki el ense arkasında bir yıldızlı geceyi damın toprak altından seyreyleyebiliyor olabilmek;

En bir insani onurumuzun vasfıyla ki, Çünkü,

Oda bizim büyük ayılarımız arasındaki bir küçük ayının;

En bir garip ve gureba olmasa bile çorak,

Yıldızları arasındadır.

Bu şekilde ki elindeki bakla ve Güneş,

Sanki bir eski BiÂzans kalesine yeni kilidini takmış çilingirin en bir elzem gururuyla donattığı o güzelim içilingir sofrasının pek bir alengîrli muhattabiyetinde, hususiyle ki;

En bir güzelce kasketli olmasa bile,

En azından elleri önünde bu sefer olsun bağlanmamış dura dabiliyor, olabilmek.

Sanırız ki,

Pek çok köylünün vasfının da olmasının yanında, herhalde ki.

Şöyle bir el ense çekilmeden bile olsa,

Bir gece vakti

Bab-ı Ali yokuşunda;

Ve onun gece çıkartmalarından.

Herkes lavuğuna muhabbetine dağılmış olsa bile hani çilingirini geçiyorum zaten,

Gazeteni hususi bir muameleyle de okuyup şöyle;

Koltuğunun hemen altında, poşetinin

Üzwerine katık edebiliyor olabilmek…

Herhalde ki,

Gazino köşelerinden gelecek Üçüncü Sınıf muhaberatin martı gıdaklamalarını bekliyor olmadan;

Daha evladır be kardeş.

Ha? Kürdistane, Hehey!

Hehey ve;

Behey! Behey!

Be;

Hey!

14.08.2013

Yiğit “Cevdet” İnceli

Advertisements