Silahların eleştirisi, Eleştirelliğin silahları ve Eleştirelciliğin Silahsızlandırılması üzerine, Barışçıl bir Şiir/A Poem, a peaceful one, about the criticism of the weapons, of the weaponry of critizenship, and the Criticalinizingness of the Dearmyfulness

vaa

Eh Ahmed Arif’in Leyla Erbil’e göndermiş bulunduğu mektupların arasındaki bir peçetenin üzerine yazılmış olarak bulunmuş bu şiir, yalnızca Şair’in bir mücadelenin süreçleri ve tenkit mekanizmalarının nasıl da Althusserién anlamda değil ancak, başka türlü de devrilinebiliniyor da olunabilmesi sürecinin altını, Lenin’in makalelerine gönderme yapıyor olma ihtiyacı hissetmediğinden, sanıyorum ki Ahmed Arif’in kendi devrimi hakkındaki düşünceleri de billurlaştırılmaktadır. Bu haliyle ki yalnızca Devrim Erbil ve etrafındaki ressamların mücadele ve onun nasıl da işleyebiliyor da olabileceğine dair fikirlerini yanlızca tenkit ve tenzih etmemekte, aynı zamanda da Tezli Şiir gibisinden esasen başta abuk sanılabilecek bir sorunun da cevabını veremeye yeltenerek diyordur ki: “Tezsiz Şiir? C’est C’se moi?

Yani böylelikle ki Fıransızı oynamaya çalışarak, kimi bazı filmler, esasen belki Başrollerin piyasa değerlerini düşürmüş ve Şiir kitaplarının satışını azaltmış olarak Ahmed Arif, bu şiirin yazıyor olmazdan önce kendisine şu şiiri sormuştur ki, evet, basit olmasına rağmen sormuştur bunu: “Ben bu şiiri yayımlanabildiğini göremeden de ölebilir miyim, lütfen?

Yani bu şekilde ki Ahmed Arif yalnızca bir devrimci Egosunu bütün bir Kürt dili içerisinde de düşünebiliyor olmaya da çalışabiliyor olabilen bir Şair olmuş olarak, Demirel ve Özél karşıtı politikaların da münevverliğini ve estetizasyonunun da başını çekmiş, ve bu anlamda da belli kimi çevrelere bir tokad borcu olarak, adeta ki ölümünden önce yazdığı şu son resim gibisinden abuk bir düşünceyle (Hani şu çok ünlü bildiğimiz Marât’nın Ölümü resminde olduğu gibi) diyebiliriz ki; yalnızca bir Ceketini alıp çıkma hareketini yapıyor olmakla kalmamakla da kalmıyor ancak bu sormuş olduğu soruyu da kendisine Estetik koordinatlar içerisine tercüme ederek de, belki de, soruyordur ki: “Bir silah, nasıl doldurulmaz. Değil. Bir güneş, nasıl yontulunmaz, değil. Ancak, bir füze, nasıl tek bir el arkada, şöyle Filistin’li çocukların zamanında yapmış olamadığı gibi, durdurula da biliniyor olabilir.”

Böylelikle ki Ahmed Arif yalnızca Gül ve Kan şiirleri yazan Devrimci Edebiyat içerisinde de böylelikle değerlendirilmesi esasen zorunlu olan bir müktesebat’ın içerisinde kalıyor olmamakta, aynı zamanda da Gelecek kuşaklara bırakacakları konusunda da, en umursamaz diyemesek bile, belki de en Gâmsız Türkçe şairimiz olarak durmaktadır. Bu anlamda bu sorunun bir başka veçhesi de şudur: “Bir şiiri yalnızca broşür kelebeklemek için de, son tek nüshasını da buralarda harcamıyor olarak da, yine en samimi duygularımla yazabilir miydim. Not: tüm içten dileklerimle Leylim.

(Not within all in the Coordinates, but still, I will try to interpret some of the feelings of the Poet while he was Reading this poetry to his beloved Wife, Leyla Erbil.

When he was fifteen years old, he was already in the poetry business and of course, with that exprerience of that he still tried to maintain the thing, about the poetry very well in the sense of meeting with the grounds of the Revolutionary Literaturé, so that, it’s something like, to Read this poem of Ahmed Arif’s is to hear the voices of the Dead from the smokes of a burned Trucking Tractor. I guess, That would be something him, Ahmed Arif’s own himself would feel when he would saw the whole the thing from not an airplane, not an aeroplane, but, of a parachuting Hendrix’s home noding guitar’s resembling notes of a vulgar clawing Poetry, so, it would be something like, Poetry; hearing Poetry from the Heart’s Bell of a non-hearing Poet, a dog, not a dog, a Beethoven, of poetry. Maybe.)

Ludwig-van-Beethoven-9204862-1-402

Silahlarımız, Doğrultulacaktır.

Silahlarımız taaa, bir Hürriyet gazetesinin en tepesindenen bir kıymeti harbiyesine bir kılınç sessizliğinde

Doğrutulacaktır;

Silahlarımız bir kılınç sessizliğinde ve bir makale usûlü yazılan Şairlerin ve bir makaleé gibi yazılan şairlerin, Ve,

Bir makale gibi boydan ve boya ve boydan ve boya hırpalanan Şairlerin üzerinden sürülen matbuatların kanlarınca yazılacak ve tırnaklanacak ve bu ki bir hain dölünün,

Sebeplerinden bile,

Olmayacak ancak;

Silahlarımız Doğrultulacaktır.

Silahlarımız Doğrultulacaktır, hani çıktık ya Hürriyet’in en tepesinden zâti saten TDK ile de antlatlaşması kalmamış eh hani biz de bir kürek bi’ kürek çıktık bu yolun en tepe îrsaliyesine Tırmalar da tırmalarız tırmalar da tırmalarız ah;

Biri,

Ertuğrul mu dedi?

“Şu anda odasında yok efendim,

Şu odasında yok.

Evet, efendim.

Tatilde,

Hayır.

Hayır efendim, Hayır,

Sinek avlıyorlar efendim.

Evet,

Evet, evet öyle efendim.

Sağolun, varolun efendim

Sağolun, varolun.”

E mi, yavrularım diye sorarak öldü belki Leyléa Erbil şöyle bir çengel soru işaretinin kırcasına kancalayıp kendini altından tutan Ufuk sesleriyle bir kükreme anîında yatak odasının en bir derin köşesinde,

Hani:

Vurulmayacağını sandığı en bir derin köşesinde;

Değil,

Ancak:

Ertuğrul’un,

Sinek avladığını…

Görmüyor da değil, ancak;

Görülebilinemiyor da olunabileceğinin,

Hani;

Tam bir yazar maksadı ile ki anlatılamıyor değil ancak;

Alıntılanamıyor da olabileceği köşeden,

Tam 12. Köşesinden öldü yani,

Diyebiliriz eğer ki.

“Manşet ve kolları çokça uzun gelmezse,

Hürriyet, ahalilelerine;

Ekmek kapısı, ekmek ekmek,

Ekmek yalvarıyor gazeteciler ekmek ekmek…”

Eh bir kolonizatör yediği bokları bir de kolonileştirdiklerinden dinlemek isterse (Mérz),

Eh sonrasında da bunları gazeteci diye bir haliyle vaftiz ediyor olma işine girip (Merzé),

Sonrasında ise ki diyebiliriz ki bu yaptığı şeyleri bir güzel kolonileştirdiklerinden dinlemiş Eh, bir de onları,

Anlatmak isteyecek tabii (Merzeé!);

Değil mi, Bir köşe yazarı husuluyle, ancak bilirsiniz iyi yazarlar yaşamadıkları şeyleri yazamazlar, o yüzden ki.

Bizim de Ertuğrul’a bir güzel yaşadığı şeyleri anlatmamız gerekebilecek ki,

O da eh en azından ki bir tüfek namlusunun eğim kaybede de bileceğini bir uzununluğa düşünüyor da olduğu bir kimi mevkiiye kurmaya çalışmış olarak, koltukçağızlarını ve koltuk altlarının da husûlen korkmaması için olarak;

Diyebilir-iz ki kendi pis kokularından,

Şöyle sıkıcıâ kapamış îolduğundan.

Yani tam bir işkence mahkûmunun,

Yüzüne tükürüleni yalamak için yapmış olduğu anda olduğu gibi böylelikle ki Ertuğrul;

En bir yüksek yazı köşesinde deérinliklerinin diyebiliriz ki asla ama kat’a bir şekilde ki;

Artık, tükürdüğünü yalıyor da olabilecek. Tir.

Bir, mevkii de değildir çünkü,

Diyebiliriz ki;

Eh, eğer ki söyleyecek olursak şu haliyle ki,

Çok ama çok, fazlasıyla ki, artık aşağıdan bakıldığından görülmeyen Napolyon heykeli kadar Hani şu bizim,

Bildiğimiz Zafer anıtından olan var ya,

O şekil de ki görülmeyecek olarak husûluyle,

Çok ama çok,

Yükseklerdedir…

Ancak yine de,

Silahlarımız,

Doğrultulacaktır.

Aynı Türk pilotlarının hava bormbardmanlarında yaptıkları irtifaya benzer sebeplerle;

Ancak,

Bu haliyle yine ki Ertuğrul, o mevkii bile aşmış olamadığını anlayamamış olarak, diyebiliriz ki:

Aslen, bir çocuk küçük husûluyle,

Kabataş’tan değil ancak bir Tramvay husûlûyle eğer ki Yeşilköy Harbiye-i Umumiyeyi Nazîrının;

Havacılık husûluünü ve onun Sema nazariyesi hakkındaki müspet ilmine dair bulgularına bulgur katabilecek kadar da cömert bir vatandaş olabilememeyi de becerebilememeyi kendine yerilmeye de bilebilmeye de bilecek bir halde olmuş olmayabileceğini unutmuşça olmadan,

-kurcaklayabileceği bir haliyle ki sanki bir yavrım kendi köşesinden kurtulmuş da sanki aaah be benim yarim verdiler ve beverdiler ve veberdiler ve sen ki kir, kir kir kir kir,

Senki, ah;

Bir kalemin keskin ucuna dayanmış bir yoksun bakır,

Sen ki bir kalemin ucuna yaslı bir yoksun bakır, Sen;

Ki bir yoksun bakır artık sen ki ona dayanmış.

Bir krikonun,

Kaldıramaz olduğu,

Bir kamyon tekerleğinin

En bir yakılanamamış haldeki son tekerlek parçasının hiç mi ama hiç unutulmayacak yanık kokusunun;

Bir kebap kokusu gibi genzimizi yakan ve iştahâmızı kabartamayan, ancak;

Diyebiliriz ki.

Bir kebapçının yanından geçerken, oraya oturmuş olmadan da,

Günahkar sayılmak pahasına bile olsa;

Kebap yemiş olmuş olabileceğini de varsayabilecek bir haliyle ki insanlarca olarak denile debilinir ki:

Eh sen haliyle bir Amerikan Üniversitesi’nin kıçı-kırık bir Profesörünün dâlyapraktan bir asistanını hiç mi hiç şeyimiz de olmayan bir ki Son, şöyle yeşilimsi bir dölüsün.

Seni de kanepeden silmek hususunda,

Hiiiç ama hiç tereddüt ediyor olmaz ancak.

Selpak mendil bile değil ancak,

Bir kürt çocucuğun boklu bezinin ateşe atıldığında çıkan kokunun isleriyle;

Ancak ve ancâk,

Şyööyylemesine bir üzerini kapatacak,

Çünkü tam bir şaman husûluyle ki seni bildiğimiz için en bir reszzzilll dölün içerisinde bile, bir parça bile olsa,

Balham vardır.

Ve hah,

İşte oradan da:

Ahmet Arif’in ölüsü çıkacaktır.

..

Bu böyle biline,

Bu böyle ola.

Haydi sana da uğurlar ola,

En bir Gay kıyafetiyle verilmiş,

Ahmet Kaya resimleri gibi.

E mi yavrum.

Ah benim Fikret timsalim,

Ah benim Nuricim yemim;

Ah benim gözü yaşlı kıl yumağımın uykusu,

Sen ki Özél gibi heykelleri dikilesice,

E mi,,

Yavrum!

Silahlarımız,

Doğrultulacaktır.

15.08.2013

Yiğit İnceli

Not: “Kürkümü getirir misin, Ertuğrul.

Not 2: “Müzeyyen Senar, acaba, ne dinlerdi? Yalnızca kendisini mi?” diye sordu Habeş.

3. Not: Not 3.

Advertisements