Bir Leninist Fıkranın İki Leninist Fıkrayla olan Hikayesi üzerine Not

Fıkrayı anlatarak başlayalım isterseniz: Fıkrada bir leninist ölür ve cehenneme düşer. Beklenmedik bir şekilde başına gelen bu olaydan sonra leninist, zebanilerin orantısız işkencelerinden ve cehennem mahkumlarına yapılan zebanilerin gövde gösterileri ve orantısız özel alana tecavüzlerden duyduğu rahatsızlık müsebbibiyle, kendisini uzunca bir müddet işkence çektiğinden dolayı ki bir rahatlama anında, Cehennem’i Cennet’e karşı örgütlemeye karar verir. Bu haliyle ki leninistimiz, bütün bir Cehennemlikleri Cennet’e karşı örgütleyerek yalnızca bu Orantısız Şiddet’e karşı çıkmamış, aynı zamanda da bunun birincil özneleri, küçük farhle özneleri olan Zebanilere karşı da büyük bir protestoyu kışkırtmıştır.

Cehennem’deki bu ayaklanmadan sonra Zebaniler, kendi küçük akıllılıklarından ötürü olayı bastıramayıp en sonunda Tanrı Babalarına koştuklarında aldıkları yanıt, eh, tam da bir Burjuva Demokrat’ın yanıtı olmuştur: “Yahu bu lenin kim?” “Eh işte efendim böyle böyle Cehennemlikleri Cennetliklere karşı kışkırtıyor.” “Mevzuu neymiş?” “Yahu yok efendim Cehennemlikler cefada Cennetlikler sefada, Yaşasın Cehennem Kahrol Cennetli, sonra işte ne bileyim Cehennem sen bizim Cennetimizsin gibisinden sloganlar atıyorlar, ne yapmamızı istersiniz?” Tanrı Baba önce bir hmm diye düşünür, son sloganı çok da beğenmemiştir, revizyonist tınıları vardır. O yüzden der ki: “Bir şu lenin denen herifçioğlunu Cennet’e koyun bakalım.”

Ve böylelikle ki Lenin paketlenip Cennet’e doğru çokça nazik, tam da arkasında kalan Cennet’liklerin ulan acaba Dava’yı sattı mı falan diye düşünebileceği bir şekilde Cennet’e giden ilk Tramvay’a bindirilir. Tramvay’a bindirirler, çünkü eh öyle hemen de rahata alıştırıp Küçük burjuva sosyalizmine, yahut da ne bileyim Genç Marxçılığa falan meyletmesini istemiyorlardır. O haliyle ki Lenin daha ayağının tozuyla Cehennem’den çıkıp Cennet’e girmiş olarak Tüm Dünya Vatandaşlarına der ki: “Selamın Aleyküm yoldaşlar.” Böylelikle ki Cennet’teki muhasebesi ve terkip-tertibatı Lenin’in çalışmaya başlar.

Eh, Cennet güzelce de bir yerdir tabii ki, 8 günlük iş saatleri, sonracıma Pazar günü tatilleri, evlenebiliyor olmak, Araba falan hak getire tabii ama en azından aylık akbil, düzenli iş, sonracıma çoluk çocuk falan derdi gibisinden süfli işler, yani böylelikle ki Lenin, acayip bir şekilde ulan hayatımı yaşayamadım mı yoksa gibisinden yaklaşık ve müteakiben 28 yaşlarının sonlarına doğru karşılaşarak, Cennet’in birinci paradoksuyla karşı karşıya getirilir: Ulan, ikinci paradoks neydi?

Bu haliyle ki Lenin, Cennet’te, aslen Cehennem’dekinden, yani Tanrı Baba’nın Swatch kol saatiyle ölçmüş olduğuna göre daha az vakit geçirmiş olmasına rağmen, günler, bu küçük burjuvaza rahatlık, Oblomovculuk, şövenizmin sıkıntıları, sonracıma işte Gazetelerin pespayeleşmesi, Nerde o eski Cehennem’deki günler Heheeyt gibisinden geyiklerin de artık kabak tadı vermiş olmasından ötürü, daha henüz 29’undan gün alıyor olmasına rağmen kendisini 50 yaşındaki bir kahvehane solcusu gibi hissetmekte, ancak, tabii ki, kahvehane, ve kahvenin ve lakırdının, ancak, anlamlı lakırdının hiç bir zevk-ü sefası olmadan. Ve işte orada, varoluşsal bunalımının tam ortasında Lenin, acaba attığım sloganlara gerçekten inanıyor muydum, yani sefa bu muydu, gibisinden bir soruyu, Cehennemlik arkadaşlarına rağmen sormaya başlar der ki: “Yahu, acaba Cehennem de kalmadık da kötü mü ettik. Yani Huriler bacımız, Şarap ırmakları haram, ya da en azından mekruh diyelim, eh Süt nehirlerine gelince de Yaş Kemale erdi diye teamülen içemiyoruz, bu mu ulan Cennet,” der, ve dediği anda da münafık sıfatını yemeye haketmiş hakiki bir insan olmaya başlayarak, şu kenardaki güzelim ceviz ağıcının kendisine bir dalı tarafından uzatıldığını sandığı, ancak esasen CIA tarafından uzatılacak olan Elmayı “Sikerler” gamından yemeye başlar.

Bu haliyle ki Lenin Cennet’in güvenlik kameraları tarafından kontrol edilmekte ve sürekli olarak da Gözlüklü ve güneş gözlüklü adamlar tarafından müteakiben gözlemlenmektedir böylelikle ki lenin, artık İdeolojik Mücadeleye girişmesi gerektiğinin farkındalığıyla, eh, tabii ki, elmanın kurdu varsa, bir de kitap kurdu var nevinden eline köşeden aldığı bir İncil’i getirir. Ancak, tabii ki, bu İncil’in Basımevi ne gibisinden bir soruyu soracak kertede olmadığından, der ki, Eğer ki bir İncil basılmamış olabilseydi, gökten yağar mıydı? Yani, Sözcükler, sözcükler sözcükler.

Yavaş yavaş filozof olmaya başlayan, iş saatlerini asan, Pazar günkü sendika toplantılarına gelmeyen ve hatta çocuklarını gezdirirken karısıyla lafı uzatıp kendi kendine konuşmaya başlayan Lenin’in bu halinden Cennet ahalisi ve Zabıtalar rahatsız olurlar. Bu şekilde ki Lenin, aynı zamanda büyük de bir Otomotiv sanaayinde çalışan zengin de bir Fabrikatörün de oğlu olmuş ola da bilmiş olabileceğini düşünmeye de başlayabilecekken, bir den, aklına unutmuş olduğu bir soru gelir: “Yahu, biz kaçıncı sayfada kalmıştık?”

Eh böylelikle ki günler ayları aylar yılları ve yıllar da Yüzyılları kovalar ve bu şekilde Lenin’in, biraz da hırpanileşmiş kılığından korkan İş arkadaşları artık işi Tiye vuruyor olma safhasını geçmiş ve aralarında Hizipleşmeye başlamışlardır: Mevzuu tabii ki bahistir: “Spor Toto’da Güllü’ye mi oynasak yoksa Kırbayır’a mı?” Tabii ki, der lenin, son dörtlükte Kırbayır yazacaksın. Ve bir haftaki yarışlardan sonra Lenin’in hakkaten de Kırbayır bu yarışları kazandıktan sonra bu işlerden anladığı ve hatta da kafasının bastığı bile düşünülmüş olduğundan Lenin’e hemen şu soru yöneltilir: “Lenin, sen yoksa, Ganyan eleştirmeni misin,” değil tabii ki, bu soru daha zeki ve okumuş bulunan Amerikan İşçi sınıfının sorabileceği bir sorudur ancak, sorulan soru tabii ki de şudur: “Lenin, yoksa sen, Sivil polis misin?”

Lenin’de tabii tevazuuyu değil ancak, Tanrı makamından verilmiş olan eleştiriyi dahasıyla bir ciddiye almış olduğundan, biraz daha bu soruyu cevaplandırırken eline yüzüne çeki düzen verir ve der ki: “Yok canım, ne münasebet!” yani, böylelikle ki Lenin, artık, Cennet içerisinde de davasını yönetiyor olmaya başlamıştır. Ancak, şimdi ki asıl soru şudur: Somut talepler ne olacaktır.

Eh somut talepler tabii ki şu olacaktır ki, Şarap ırmaklarının kullanıma açılması, Ranta değil Vatandaşa akbil, sonracıma, Süt nehirleri özgür aksın, falan değil tabii ancak, Süt nehirlerinde yağmacılığa son, Karton İnek istemiyoruz, gibisinden oldukça da yaratıcı sloganlar yazar ve hatta pankartları da kendi elleriyle yazar. Sonuçta taşıyan taşır arkadaş kime ne yani, illa 50000 kişilik Parlamenter Menşevik kırması, hooop arkadaş, daha Menşeviklerle bozuşmadık, orada duracaksın, der bir dost ses, ve oradan sonra asıl macera tam başlayacakken, Tanrı Katından bir zabıt gelir: “Lenin Bey, şu şu şu tarihte ve şu şu şu sayılı sefer nolu uçakla şu şu şu ve şuradaki mahkemelerde görülecek olan duruşmalarınızın için şu ve şu şu veş uşu şu tarihlerde bekleniyorsunuz.” Eh tabii Lenin de o sıralarda birazca da para biriktirmiş olduğundan, hem davalara girerim hem de biraz Karı kız keserim hayaliyle ilk uçağa THY Atatürk Havalimanından atlar. Atlar ve biner gideeer.

Ve tabii ki, asıl hadisenin Tanrı Katında kopacağından habersiz bir Ahir günü vasfında her yer düzenlenmiş ve Tanrı en sakallı ve en haşmetli ve en mütecaviz haliyle karşısına dikilmiştir. Bu şekilde ki tanrı, Lenin’in yanına gelir ve elini sıkar. Ancak, Lenin, tabii ki bu işte bir horoztopolluk sezdiğinden, işi bozuntuya vermeden Mahkeme salonuna doğru yürür.

Eh tabii ki mahkeme salonu da şöyledir ki, herkes şeytan maskesi takmış ve şeytan da Yargıç kürsüsüne çıkmış ve Jüriden de Şeytanlar suçlamarı yöneltiyor falan filen, ne lan bu Amerikan filmindemiyiz Godoş dendiğini duyar gibiyim, o yüzden olayı düzünden alırsak.

Şeytan Yargıç kürsüsüne çıkmış, Şeytan makamından okunan suçlamaları dinliyor olan arkasındaki Cehennemliklerle beraber Lenin’e sorular soruyordur. Lenin, tabii hala iyimser bir abimiz olduğundan aslen Cehennimliklerin bütün suçlamalarını üzerine kabul ediyor ve “yanarsa benim başım yansın arkadaş onların bi suçu yok,” gibisinden bir Abilik yaparak, Eeeeh, şu hikayenin doğru düzgünü ya anlat, ya da bir sonraki sayfaya geçiyorum arkadaş daha işim gücüm var izleyeceğim Pornolar var.

Eh, hadi diyelim öyle olsun. Lenin, Şeytan tarafından yapılan olan suçlamaları büyük bir Metanetle ve biraz da etrafını kollayarak dinlemekte ve izlemektedir. Savcı konuşmaya başladığında ise bir şey dikkatini çeker, Savcı, Tanrının suretinden olan insanın şapkalarından birini giyiyor olmasına rağmen, esasen ensenindeki hafif kızıllık dikkat çekicidir. Yani, enseyi nerede kızartmıştır bu adam, pişpirikte mi? Yoksa başka bir yerde, mi. Eh, Lenin teoloji ve benzeri meselelerde donanımlı olmasına rağmen, işi başka bahara bırakmaz ve suçlamaları dinliyor olmaya devam eder. Suçlamalar arasında, kasten adam öldürme de vardır. Yani bu garip şahıs, yargıç kürsüsüne çıkmış ve kendisini kasten adam öldürüyor olmakla suçluyordur, ve Lenin, tabii ki her masum insan gibi kimseyi de öldürmemiş olduğuna emindir, yani, en azından kasten. Böylelikle ki Lenin, asla ama kat’a kimseyi öldürmemiş olduğuna dair kat’i inancıyla kendisini savunmaya başlar, ve Savcı, suçlamalarını yönlendirmeye aciz kaldığı bir anda duruşmaya Yargıç ara verir.

5 dakikalık ara sırasınca Lenin sigarasını içer, kız keser, etrafına bakar falan ancak görüntüyü hiç bozmaz. Ve tabii ki, bu sırada, Yargıç’ı tuvaletten çıkarken görmez, ancak, tam da Tuvaletini yapıyor da olmuş olabileceği bir sırada gözüne kestirir, yani, fermuarı açık kalmış olarak, ve ilginç olan şudur, Yargıç’ın pipisi yoktur! Yani, Yargıç yoktur, yani Yargıç yoksa, Dava salonu da yoktur, e, o halde, ulan, noluyoruz lan, gibisinden bir anlık paniğe kapılmış bile olsa, hemen ki arka odalardan gelen birinden MMmmhhlama sesleriyle olaya uyanır, ve bir şekliyle ki tam odaya yönelip bir sonraki Celseye girecekken Zabıtalardan biri kendisine dönerek der ki: “Hooop, birader, Nereye?” eh, bu şekilde ki, Devlet memurlarının ve en pis başka insanların bile bu gülümsemesiyle beraber iyicil bir tarafı olabileceğini düşünerek Lenin, biraz daha da rahatlayaraktan ikinci celseyi kaçırmayayım da mevzuuya hakim olayım, biraz da meseleyi açıklarım gibisinden hızlıca adımlarla Mahkeme salonuna doğru yürür.

Bu şekilde ki, mahkeme salonunda Yargıç, esasen gövdesinden alt kısmı çok da görünmeyen bir Köşe yazarı sıfatıyla süreklice kendisine suçlamalar yöneltiyor, Lenin’de tezlerinin ve benzeri hususlarının tamamiyle doğru olmasına tamamen de inanıyor olmasına da rağmen, asla ama asla bu 1,5 saat boyunca süren ikinci celse boyunca kendisinin haklı olduğuna inandıramıyordur. Neden mi, nedenini sonra göreceğiz.

Ancak, Lenin’in ilgisini çeken noktalardan biri de şu olur. Savcı sürekli suçlamaları yöneltiyordur, Yargıç sürekli soruları soruyordur ve Lenin soruları daha dinlerken bile değil ayakta cevaplarken dahi Dava’yı izleyen seyirciler meseleyi ayakta dinliyorlardır. Lenin önce aldırmaz, yahu yasaya olan saygılarından heralde diyip geçecek gibidir. Ancak daha sonrasında k, bir şeyi fark der. Yahu, bunların, hepsi de aynı takım elbiseyi bile değil, aynı okul sıralarını hiç değil, ancak, aynı uçak biletini alarak gelmiş olan kimi kendi ağabeylerinden falan birileridir. Yani, burada tam da uyanmışça da olabileceğinin farkına vararak bir şekilde ki Lenin gözlerini açar, ve hepsinin de rüya olduğunun farkına varıııır.

Derken, arka odadan gelen sesler şiddetlenmeye başlar. Yargıç sürekli tokmaklarıyla masaya vuruyordur, vurdukça vuruyor vurdukça vuruyordur. Sanki kendi sesi kısılmışta konuşmaya çalışan başka sesleri sadece bu tokmağın gürültüsüyle bastırmaya çalışır gibi bir hali vardır. Vurdukça vurmaya vurdukça vurmaya devam eder, ancak Seyirciler tarafından da bir kıpırtı sezememektedir. Anlamıştır ki, Devletin gizli sırları artık, başka ellere de geçebilecek bir halde bulunabilmektedir. Arka odaya doğru olan dayanma, artık bir koç başı misali kapıları ve pencereleri yumruklayarak gelen sesler ve Gardiyan, Gardiyan bağırışları iyice yükselmiş ve kapılar, bütün bir kapılar zorlanmaya başlamış ve Yargıç daha da yüksek sesle tokmağına vuruyor olmaya başlamış ve bir yerden sonra da bağırmak zorunda kalmıştır ki: “Suuusuuuuuuuuuuuuun.”

Bu haliyle ki bu Film, esasen, çok da kısa sürebileceği de sanılıyor olunmasına rağmen, aslen, çok da uzunca bir filmdir. Bu film sürer, sürer de sürer, sürdükçe sürer, süredikçe de sürer ve sürdükçe de sürerce olabilecek gibi de görünmesine rağmen Lenin bir şeyi fark ediyor olur, ulan, Hakim’in, ayakkabılarının altında Çamur vardır? Yahu, bir Hakim’in ayakkabılarının altında niye çamur olur, yani, gidip, Çamurda falan yürüyemez ya adam, yahu, sahi hakikaten bu çamur nerden gelmiş olabilir falan derken La-

NNNNNNNKkkkkkkk diye kapı kırılır ve içeriye Tanrı Baba, Tanrı Baba, Tanrı Baba diyerek ve bağırışarak içeriye giren insan kalabalığı değil adeta seliyle karşı karşıya kalır. Bu şekilde ki Lenin, olayı ufaktan da olsa çakozlamaya başlamış ve bir şekilde ki Sahne arkasının arkasına geçerek bir de olaya oradan da bakmak istemiştir, ve Paris’e almış olduğu bir ikinci biletle görmüştür ki, ulan, Hassiktir, bu, Yargıcın arkasında kuyruk var, hem de, bir

Pelerinle kuyruk bu be! Derken kadın irkiltileri bağırışmalar çağırışlar ve Ezan sesleri ve benzeri şeyler falan filan derken ve olaylar da iyice sarpa saracakmış derken Lenin bir yolunu bulur eder ve Protestocuların da isteklerini yerine getiriliyor da olunabilmesi gerekliliğine dair de inancıyla Arka kapılarından birine girer ve Tanrı Baba’nın tutsak edildiği öykü kitaplarından birini bulur, okur okur okur saatlerce okur ancak bu sefer bunalarak değil atlaya atlaya zevk-ü sefanın hazzını teninde ve dimağında duyumsayarak okur. Adeta hakikatte kaybetmiş olduğu zevkü Tanrı artık ona bu kitaplardan bahşetmiştir ki böyle olduğunu sanmıştır ki ve Tatank! Tanrı’nın ona en büyük lütfi olan İncil’i bulmuş olduğunu anlar. Bu incil ki, esasen,

Kur’andır. Ancak, tabii ki, Türkçe yazılmıştır. Yani bu haliyle ki bu Kur’an, Türkçe yazılmış olarak (T.C. yargısının ve hakimliğinin ve savcılığının görev yaptığı adliyelerin arka odalarından birinde de Arapça kuran ya da Arap alfabesiyle falan bi kur’an, ya da Hatta Arap Devletinin hayrı için yazılmış da olabilecek bir Kur’an da bulunabilecek değildir ya,) eh böylelikle ki Lenin, bütün bir meseleyi çözdüğüne inanarak büyük bir hızla, adeta uçarak değil hatta koşarak, hata, böyle denebilir ki, hani bir araba Jantı çok hızlıca gidiyor olduğundan geriye doğru dönermiş gibi olur ya tekerlik, hah işte öyle bir hızlı Tanrı Baba’nın yanına koşar ve en büyük dileği de artık olgunca bir Münevver olarak onun elini öpmektir. Böylelikle ki bir bayram şekeri, ya da en azından bir bayram harçlığı, hani o da olmadı, Tanrı Baba’nın Annesinden bir don kilot takımı falan kopartabileceğini ummuştur ki, Taaak, birden Tanrı Baba’nın evini polisler basar dikkat edin Tanrı Baba Tanrı Baba diyordur bir de bunlar haaa, yani öyle açıkgöz değildirler öyle dikkat edin Tanrı Baba dikkat edin sizi öldürmeye geliyorlar falan diyerekten Tanrı Baba’yı evin dışarısına çıkartırlar ve taaaak, film tam orada kopacakken yukarıda bombardman yapmaya bazırlanıyor olan uçağın attığı bomba birden yanlış bir yere düşer ve Tanrı Baba mucizevi bir şekilde bu kumpastan ve komplo’dan bir şekilde kurtuluyor olmayı aklının ve tabii ki de Lenin’in yardımlarıyla kurtuluyor olmayı başarır.

Ve böylelikle tam bir Keloğlan filmi gibi olmasa da, ona yakın veya benzer gibi de sonlanabilecek olan hikayemizde de görüldüğü üzere, Tanrı Baba, artık yaşlanmış ve vakfını da tamamlamış olduğu inancıyla da köyüne dönecektir ve orada da Karısıyla beraber, oğlunun dünya işlerine hayrıyla baktığının inancıyla döşeğinde huzurla can da verebiliyor ola da bilecektir. Ancak tabii ki olaylar o kadar kolay gitmeyecektir, Köyü alamancılar basar ve bir şekilde ki bütün bir Geyikleri, ve Ala geyikleri ve bütün bir Kümes hayvanlarını yasa boğarlar ve bu şekilde ki, aynı zamanda da büyük bir Gadri, utanmazca ve arlanmazca ve kinle ve zulümle Tanrı Baba’nın topraklarına işlemeye kalkmış olarak, Lenin bunun intikamını olmasa bile, öcünü almak isteyebilecek bir kişi olarak Şehrine dönebilecek de olabilecektir.

Derken, tabii ki, Tanrı Baba’nın o sırada gusülhane’de olduğu haberi gelir ve lenin de esasen bu dertten kurtulduğunu sanarken şehirdeki faşistlere denk gelir, o faşist benim bu faşist senin falan filan derken bir can havliyle uzakça bir kıyıda oluşacak olan sek sekleri o sekerek bu sekerek şu sekerek Oyyhh anam, öykü güzel de bayıyorsun yavrım. Dedi, anasının sesi, ve o anda hatırladı ki, Babası vasiyetinde yazmıştı zaten:

“Tanrı Baba yok, Tanrı hiç yok, yalnızca, Yoldaş var!”

Eh tabii ki anonim bir fıkradır bu, o yüzden aldırış edip etmemekte, forward edip etmemekte ve hatta forward sonucu hakkımızda açılmış olacak olan davalardan da yine siz yükümlü olacaksınız, çünkü siteye koymuş olduğunuz Facebook adı kısmında sizin adınız yazıyor olacaktır. En azından öyle olduğunu umuyoruz,

Saygılarla,

WordPress ekibinden Lokman Hekim.

ImageImage

Advertisements